Son 60 yıl içerisinde oldukça büyük bir modernizasyon hareketine girişti. Bu modernleşme hareketinin sonucu olarak yakın tarihte yaşadığımız Bilgi Devrimi’ne tutunarak teknoloji ve yazılım denince akla gelen ilk ülke haline gelmeyi başardı. Renkli kültürü, enfes lezzetleri ve çeşit çeşit baharatlarıyla tanıdığımız Hindistan, verimli doğası ve konumuyla tarihi boyunca ticaretle iç içe yaşayan bir ülke oldu. Günümüzde ise bilgi teknolojileri ile ilgili sektörlerde adeta başı çekiyor ve devasa bir iş gücüne de ev sahipliği ediyor. Hindistan’ı bugünlere taşıyan modernizasyon hareketinin temellerinde yatan detayları merak edenler için bir inceleme yazısı hazırladık.

BAĞIMSIZLIĞIN ELDE EDİLMESİYLE GELEN DEĞİŞİM DALGASI

1857 yılında ‘British East Indian Company’e karşı başlatılan ve oldukça büyük olmasına rağmen organize olamadığı için sonuç getirmeyen bir ayaklanmanın ardından İngiliz yönetimi altına giren Hindistan, 1858 ve 1947 yılları arasındaki 89 yılı İngiliz sömürgesi olarak geçirmek durumunda kalır. Farklı etnisiteye ve inançlara sahip grupların bolluğu nedeniyle zaten oldukça karışık iç dinamiklerle mücadele etmekte olan Hindistan, 19. yüzyılda yaygınlaşmaya başlayan milliyetçilik hareketinin de büyük etkisiyle, Mahatma Gandhi ve Muhammad Ali Jinnah gibi yerel figürlerin öncülüğünde başlatılan bağımsızlık hareketinin başarılı politikaları sayesinde 1947 yılında resmi olarak bağımsızlığını kazanır.

Dünyanın önemli ticari yolları üzerinde bulunması ve sahip olduğu verimli toprakları sayesinde tarihi boyunca geçimini ticarete bağlamış olan Hindistan’ın, sanayi devrimini kaçırmış olmanın getirdiği olumsuz etkilerden hızlı bir şekilde kurtulabilmek ve modernleşmiş batı toplumlarına yetişebilmek için giriştiği mücadelenin temelleri, tam bağımsızlığın elde edildiği 1947 yıllarında atılmıştır.

15 Ağustos 1947’de göreve gelen Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru, ‘Hindistan’ın ekonomisini çabucak modernize etmek ve nükleer çağa hızlı bir şekilde adapte olabilmek’ hedefleri ile koltuğuna oturduğunda, Sanayi Devrimini kaçırmış olmanın Hindistan üzerindeki büyük dezavantajlarının bilincindeydi. Batı ülkeleri ile aralarındaki bu büyük farkı hızlı bir şekilde kapatabilmek için yapılması gerekenin yükseköğretime olan ilgiyi arttırmak ve bilim/teknoloji alanlarına yatırım yapmak olduğunu düşünen Nehru, bu konuya dair politikalarını hemen uygulamaya soktu.

Nehru’nun bu amaçlarla 1950 yılında hayata geçirdiği Planlama Komisyonu’nun görevleri arasında; Tarım ve sanayi arasındaki kaynak dağılımı, hükümet ve federal yönetimler arasındaki bütçe dağılımı, önceliklerin yeniden belirlenmesi ve devlet harcamalarının gözden geçirilmesi gibi birçok önemli konu bulunmaktaydı. Planlama Komisyonu ve Nehru’nun büyük çabaları sayesinde Hindistan kısa sürede hızlı bir gelişme sürecine girdi.

1947 ve 1962 yılları arasındaki bu süreçte; Sulama imkanına sahip tarım alanlarında görülen 180.000 kilometrekarelik artış, gıda üretimindeki 34 milyon ton artış, enerji üretimindeki 79 milyon kilowatt artış ve endüstriyel üretimde görülen ortalama %94’lük artış gibi veriler Nehru ve Planlama Komisyonu’nun başarılı politikalarının bir göstergesiydi. Fakat elde edilen bu büyük ekonomik ve endüstriyel kazanımlar, aynı dönemde yaşanan nüfus patlamasını anca dengeleyebiliyordu.

Bilim ve teknoloji temelli ekonomik büyüme için en önemli faktörün eğitim olduğuna inanan Nehru ve hükümeti, 14 yaşına kadar olan eğitimi ücretsiz ve zorunlu hale getirirken, mesleki ve teknik yeteneklere yönelik bir eğitim anlayışını benimsemeyi seçti. 18 Ağustos 1951’de açılan ‘Indian Institute of Technology‘, ‘MIT’ örnek alınarak oluşturulmuş bir eğitim modeline sahip olmasıyla eğitim konusuna verilen önemi göstermekteydi.

Bölgenin coğrafi koşulları sebebiyle çok güçlü bir devlet yapılanması oluşturulmayan Himalayalar’daki 3225 kilometrelik sınır hattında 1962 yılında patlak veren Çiıı-Hindistan savaşı, Nehru’yu Sovyetler Birliği ile askeri bir işbirliği oluşturmaya yönlendirmiş ve bu işbirliği gelişmiş savunma teknolojileri üzerine çalışan ‘Defence Research and Development Organisation‘un ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Rusya ile geliştirilen bu işbirliği sonucunda Hindistan ‘EVS EM’ adı verilen gelişmiş bilgisayarlara kavuşmuş ve bu bilgisayarları TATA gibi yazılım firmaları başta olmak üzere ülkedeki birçok büyük firma ve laboratuvarın hizmetine sunmuştur.

SOĞUK SAVAŞIN ETKİSİNDE HİNDİSTAN

Soğuk Savaş’ın getirdiği gergin atmosfer tüm dünya üzerinde yayılırken nükleer bir güç olmanın önemini hızlı bir şekilde kavrayan Hindistan, Amerika ve Kanada’nın gözetiminde nükleer üzerindeki çalışmalarına start verir. 1954 yılında kurulan Hindistan’ın ilk nükleer araştırma tesisi BARC, batı ülkelerinin de desteğiyle Asya’nın ilk nükleer santrali olan ‘Tarapur’u 1963 yılında aktif hale getirir.

Barc

Barc

Tarapur ile başlayan nükleer enerji hareketi 1973 yılında aktif hale getirilen Rajasthan Nükleer Santrali ile hız kaybetmeden devam ederken, Hindistan’ı tam anlamıyla nükleer bir güç haline getirecek olan ‘Smiling Buddha’ isimli ilk nükleer bomba testi 18 Mayıs 1974 tarihinde başarılı bir şekilde gerçekleştirilir. Dönemin dışişleri bakanı tarafından ‘Barışçıl bir nükleer patlama’ olarak adlandırılan bu test sonrasında Hindistan nükleer enerji konusuna düzenli olarak yatırım yapmaya devam etmiştir. Günümüzde 7 farklı aktif nükleer tesise sahip olan Hindistan, daha birçok nükleer tesisi de gelecek planlarına dahil etmektedir.

Soğuk Savaşın getirdiği gergin ortamda batı ülkelerinin desteğini alarak bir nükleer güç haline gelen Hindistan, yine soğuk savaş döneminin en ateşli tartışma konularında olan uzay yarışına dahil olabilmek için bu sefer Sovyetler’in desteğini arkasına alarak çalışmalara başlar. Nehru tarafından 1962 yılında kurulmuş olan ‘Indian National Committee for Space Research’ (INCOSPAR), 19 Nisan 1975 tarihinde ilk uydusu olan Arbhata’yı, Sovyetler’de bulunan Kapustin Yar üssünden başarılı bir şekilde uzaya göndermeyi başarır.

hindistan_teknoloji

Hindistan’ın uzay araştırmaları eğitime verilen önemin de sayesinde kısa sürede meyvelerini verir ve 10 yıl içerisinde uzaya insan yollamayı başaran Hindistan, kendi roket rampaları ve uydu taşıma platformları gibi birçok başarılı işe imza atarak uzay yarışında kendisine bir yer edinmeyi başarır.

HİNDİSTAN EĞİTİME DESTEĞİN MEYVELERİNİ TOPLUYOR

Hindistan’ın bağımsızlığını ilan ettiği 1947 tarihinin üzerinden henüz 40 yıl geçmişken, 1987 yılında Hindistan hem bir nükleer güç haline gelmeyi hem de uzay yarışında kendine yer edinmeyi başararak teknoloji ve eğitime verilen önemin ne kadar değerli olduğunu kısa sürede gösterebilmiştir. Eğitime yapılan yatırımın etkilerini uzun vadede gösterdiği gerçeğini de düşündüğümüzde, 1990’lı yıllara girerken Hindistan için her şeyin aslında daha yeni başlıyor olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.

1,2 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi olan Hindistan, bu büyük nüfusu doyurabilmek için biyoteknolojiye ayrı bir önem vermiş ve biyoteknoloji alanında elde edilen gelişmeler sayesinde büyük bir tarımsal güç haline gelmeyi de başarmıştır. 1,2 milyarlık bir nüfusu kaliteli ve ücretsiz eğitim ile buluşturarak kalifiye iş gücü konusunda da bir cennet haline gelen Hindistan, bu kalifiye insan ordusunu yazılım ve donanım gibi gelişmekte olan sektörlere yönlendirerek modern çağa tutunmayı başarabilmiştir.

Batı medeniyetleri ile Hindistan arasında sanayi devrimi ile açılan farkı eğitim ve teknoloji ile kapatabileceğine inanan Jawaharlal Nehru, sanayi devrimi sonrasında dünyanın gördüğü en büyük devrim olan Bilgi Çağı’na geçişi 1940’lı yıllarda görebilmiş ve bu konu üzerine geliştirdiği politikalar ile Hindistan’ın bir sonraki değişim dalgasına hazırlıklı olmasını sağlamıştır.

Nehru’nun bu büyük başarısı sayesinde günümüzde 10 milyondan fazla Hindistan vatandaşı bilgi teknolojileri ile ilgili sektörlerde çalışmakta ve Hindistan özellikle yazılım ve bilgisayar teknolojileri konusunda adeta dünyanın kalifiye eleman ihtiyacını karşılamaktadır.

1991 yılında uygulamaya sokulan ekonomik reformlar ile birlikte liberalleşen Hindistan ekonomisi aynı zamanda globalleşme hareketine de dahil olmayı başararak büyük teknoloji şirketlerinin uğrak noktası haline gelmiş durumda. Birçok devasa şirketin odak noktası haline gelmesiyle birlikte dünya piyasasında yeri doldurulamaz bir pozisyon elde eden Hindistan, kendisini bu günlere taşıyan eğitim politikalarını koruyarak sürdürmeye devam ediyor. Birçok büyük üniversite de Hindistan’da gerçekleşen bu eğitim devriminin bir parçası olmak için çalışmalar sürdürmekte ve öğrenci değişim programları başta olmak üzere birçok projeye destek vermekte.

Eğitime ve teknolojiye verilen bu büyük desteğin bir yansıması olarak biyoteknoloji, havacılık, bilgi teknolojileri, nükleer bilimler, üretim teknolojileri, otomotiv, bilgisayar teknolojileri, uzay teknolojileri, elektronik ve kimya mühendisliği gibi birçok alanda hizmet veren şirketler günümüz Hindistan’ının bel kemiğini oluşturmakta.

Gelişmekte olan ülkeler sıralamasında üst sıralarda yer alan Hindistan’ın başa çıkmak zorunda olduğu en büyük problem ise beyin göçü olarak kabul ediliyor. Bilim ve teknoloji sahalarında elde ettiği birçok büyük başarıya rağmen mevcut iş gücünün yurtdışı kaynaklı firmalara kaptırılıyor olması, globalleşmenin getirdiği bir problem olarak görülse de, Hindistan yerli firmalarını dünya sahnesine nasıl taşıyabileceğinin hesaplarını yapmakta.

Hindistan, 1,2 milyar nüfuslu halkının refah seviyesini daha da yukarı taşıyabilmek için daha çok çalışmaya ve gelişmeye ihtiyaç duysa da, şimdiden çok büyük bir ekonomik güç haline gelmiş durumda ve doğru hamleler yapıldığı sürece kısa sürede çok büyük başarılar elde edilebileceğinin örnek alınması gereken somut bir kanıtı.

İlgili Yazılar

Yorum Yap